D Vitamini vücuda besinlerle alınabildiği için bir vitamin olarak kabul edilir. Aynı zamanda endojen olarak da sentezlenebildiği için bir hormon olarak da tanımlanır.
Dünyada yaklaşık 1 milyar insanda vitamin D eksikliği olduğu tahmin edilmektedir. Ülkeden ülkeye değişmekle birlikte Amerika ve Avrupa’da %40 ile %100 arasında değişen oranlarda vitamin D eksikliği rapor edilmiştir. Özellikle 35o enlemin kuzeyinde bulunan ülkeler vitamin D sentezi açısından özellikle kış aylarında riskli bölgeler olarak kabul edilir. Ülkemiz de riskli enlemde bulunduğundan dolayı vitamin D eksikliği oldukça yaygındır. Vitamin D, ciltte 7-dehidrokolesterolden ultraviyole ışık (280-320 UVB) etkisi ile sentezlenir. Ayrıca hayvansal gıdalardan diyetle alınır. Her iki form da vitamin D3 (kolekalsiferol) olarak isimlendirilir. Ancak büyük kısmı ciltten sentez yolu ile elde edilir. Daha az kısmı ise diyetle bitkisel ergosterolden gelir ve vitamin D2 olarak bilinir (ergokalsiferol). Her iki kaynaktan gelen formu da benzer şekilde metabolize edilir. Ancak baskın form olan vitamin D3 önce karaciğerde 25-hidroksi vitamin D3’e metabolize edilir. 25-OH-vitD3 formunun biyolojik etkisi oldukça sınırlı olup yarı ömrü nispeten uzundur (2-3 hafta). Bu nedenle depo formu olarak kabul edilir ve kanda ölçülerek vücut vitamin D düzeyinin belirlenmesinde kullanılır. Daha sonra böbrekte bulunan 1-alfa hidroksilaz enzimin etkisi (parathormon ile indüklenir) asıl hormonal etkiyi gösterecek olan 1,25-dihidroksi Vitamin D3’e dönüştürülür. Aktif vitamin D veya kalsitriol hormonu olarak da isimlendirilen bu formun yarı ömrü depo formuna göre daha kısa olup (4-6 saat) konsantrasyonu da depo formuna göre 1000 kat daha azdır. Sadece kronik böbrek yetmezliği veya Vit D bağımlı Rikets gibi spesifik hastalıklarda ölçümü önerilir, vücut vitamin D düzeyini göstermede kullanılmaz.
Vitamin D düzeyini azaltan faktörler
UV ışınlar ile ilgili faöktröler
Saat (en yoğun 10:00- 15:00 arası)
Enlem (35o enlemin üstünde yetersiz UV)*
Mevsim (kış ve ilkbaharda yetersiz UV)
Cam arkasından güneşlenme, güneş koruyucu kremler, kirli hava (yetersiz UV)
Cilt ile ilgili faktörler;
İleri yaşa bağlı ince cilt (yetersiz sentezlenme)
Koyu renkli cilt (melanine bağlı UV blokajı)
Yetersiz kolesterol alımı
Diyetsel faktörler
Yağ emilim bozukluğu
Malabsorbsiyonlar
Mikrobiyata bozukluğu
Düşük magnezyum
Artmış poliansatüre yağ alımı
Bazı ilaçlar (oral kontraseptifler)
* Ülkemizin bulunduğu enlemde vitamin D sentezi en fazla Mayıs-Kasım ayları arasında gerçekleşir.
Vitamin D’nin biyolojik etkileri
Aktif vitamin D, kendine özgü reseptörleri (vitamin D reseptörü-VDR) aracılığı ile başlıca barsaklara etki ederek gıdalarla alınan kalsiyum ve fosforun emilimini sağlar. Böylece kemik mineralizasyonunu artırır. Bununla birlikte böbreklerden kalsiyum geri emilimini artırarak parathormonla birlikte kan kalsiyum-fosfor dengesinin sürdürülmesinde rol alır.
Vitamin D’nin uzun yıllar başlıca kalsiyum ve fosfor metabolizmasının düzenlenmesinde rol aldığı ve bununla ilişkili olarak da sadece kemik sağlığının korunmasında rol aldığı düşünülüyordu. Ancak vitamin D’nin aktifleşmesini sağlayan 1-alfa hidroksilaz enzimin böbrek dışı dokularda da gösterilmesi ve farklı yolaklarla ilişkili birçok gen üzerinde çok sayıda Vit D reseptörlerinin (VDR) keşfedilmesi ile vitamin D’nin önemi gittikçe artmıştır. Özellikle son on yılda aktif vitamin D’nin aslında klasik etkileri dışında pleiotropik etkilerinin de olduğu hücre kültürü, hayvan deney modelleri ve insan çalışmalarında gösterilmiştir. Bu pleiotropik etkilerin başında başta cilt olmak üzere epitel hücrelerinin (başlıca keratinositler) büyümesi ve farklılaşması, immün sistemin ve inflamasyonun regülasyonu ve kardiyovasküler hastalık ve kansere yol açan hücresel süreçlerin engellenmesi sayılabilir.
Vitamin D’nin ciltte bulunan epidermal hücre döngüsü üzerine etkileri
Aktif vitamin D’nin bir diğer iyi bilinen yönü ise ciltte bulunan epidermal hücrelerin büyüme ve gelişmesi üzerine olan etkileridir. Sağlıklı bir ciltte epidermisin bazal tabakasında (stratum basale) bulunan olgunlaşmamış keratinositler sürekli çoğalarak ve farklılaşarak yeni hücreler oluşturular (keratinizasyon ve kornifikasyon). Bu yeni hücreler epidermisin üst kısımlarına doğru göç ederler ve zamanla dökülürler. Keratinonistler üzerinde VDR’lerin gösterilmesi ile vitamin D’nin diğer ko-regülatörlerle birlikte epidermal hücre döngüsündeki rolü açıklığa kavuşmaya başlamıştır. Özellikle keratonistlerin farklılaşmasını sağlayan genleri indüklediği böylece ciltteki keratinosit yenilenmesine katkıda bulunduğu gösterilmiştir. Bu yönüyle vitamin D hem sağlıklı bir cildin bariyer fonksiyonunun sürdürülmesinde hem de yaralanmaları takiben ciltte oluşan hasarın tamirinde önemli rol oynayan bir vitamindir. Keratinositler ayrıca kıl köklerinin epidermal komponentini oluşturan hücrelerdir. Bu yönüyle vitamin D ciltteki olgun kıl köklerinin büyüme döngüsü üzerine de düzenleyici rollere sahiptir.
Vitamin D’nin inflamasyon ve yara iyileşmesi üzerine etkileri
Vitamin D reseptörlerinin immün sistem hücrelerinin çoğunda bulunması nedeniyle Vit D-inflamasyon ilişkisi en fazla çalışılan konulardan biridir. VDR’ler özellikle yara iyileşmesi gibi inflamatuvar süreçlerin rol aldığı patolojilerde inflamasyondan sorumlu monosit ve makrofajlarda ve bu hücrelerden köken alan çeşitli doku hücrelerinde bulunur. Bu inflamatuvar hücreler ayrıca vitamin D’nin aktifleşmesini sağlayan 1-alfa hidroksilaz enzimini de içerdiğinden lokal olarak bulundukları dokuda aktif Vitamin D ya da daha doğru bir isimlendirme ile kalsitriol hormon sentezi yapar. Kalsitriol hormonu bulunduğu dokularda parakrin ve otokrin etkiler gösterir. İnflamasyon alanındaki monositlerin çoğalmasını sağlar, makrofajları aktive ederek çok potent bir antimikrobiyal ajan olan kathelisidin sentezini uyarır. Kathelisidin aynı zamanda sitokin salınımını azaltarak inflamasyonun düzenlenmesinde rol alan bir proteindir. Vitamin D, kathelisidin aracılığı ile sitokin salınımı azaltır ve inflamasyonu düzenler. Böylece anjiyogenezisi ve re-epitelizasyonu hızlandırır. Sonuç olarak başta cilt olmak üzere yaralanma veya ameliyat sonrası ortaya çıkan doku tamirini ve yara iyileşmesini hızlandırır.
Vitamin D’nin kan değerleri
Serum 25(OH) vitamin D düzeyinin kemik sağlığı için gerekli optimum düzeyine yönelik olarak farklı klavuzlar mevcuttur. Ancak TEMD Osteoporoz ve Metabolik Kemik Hastalıkları Çalışma Grubu, 25(OH) D düzeyinin:
20 ng/ml’nin üzerindeki (50 nmol/L) düzeyi kemik sağlığı için yeterli,
10-20 ng/ml (25-50 nmol/L) arasındaki düzeyi vitamin D yetmezliği,
<10 ng/ml (25 nmol/L) olmasını ise vitamin D eksikliği olarak kabul etmektedir.
Vitamin D’nin kemik sağlığı dışındaki pleiotropik etkileri için ise 30-50 ng/ml düzeyinde olması önerilmektedir.
Vitamin D yağda depolanan bir vitamin olduğundan 25(OH) D düzeyi >150 ng/ml olduğu durumlarda vitamin D intoksikasyonundan bahsedilir. Bu nedenle mutlaka hekim kontrolünde kullanılması gerektiği unutulmamalıdır.